🧩 Bu Devirde Para Büyük Ihtiyaç
Budünyada para büyük ihtiyaç
Solda iş birliği yoktur, kesintisiz ayrı düşmek vardır. Temelde birleşme yoktur. Geçimsizlik, uyumsuzluk, iç disiplin yoksunluğu, kibirlilik, benmerkezcilik, her türlüsünden duygu durum bozukluğu ve çözülme, kopuş ve savrulma vardır. 50 yıllık tarihi böyledir.. Bu kafa yapısıyla solun tezkere alması olası değil.
4- Bu Devirde Hangi Bölüm Okunmalı? Gençler tarafından ‘2022 meslekleri’ ‘en popüler meslek isimleri’ ‘para kazandıran popüler meslekler’ gibi çeşitli adlandırmalarla araştırmalar yapılır. Evet, elbette dönem dönem popüler olan ve topluma bağlı olarak okunabilecek bölümler mevcuttur.
Şu Devirde Birilerinden 5-10 Bin Lira Borç Para İstemek. Bu başlığa vidio eklemek için telefonundaki dio uygulamasından giriş yap!
Başvurular için 3 kanal: Ankara Büyükşehir Belediyesinin resmi internet sitesinde yer alan Dayanışma Platformu üzerinden de belirlenen şartları sağlayan 6 milyon Tek Yürek kampanyasına ihtiyaç sahibi tüm Ankaralılar başvuruda bulunabilecektir. Korona ile mücadele sürecini hep birlikte el ele aşmak için yardım sever
Daha önce de söylediğimiz gibi "Altın Çağ" olarak da adlandırılan bu devirde çok büyük bir zenginlik ve refah yaşanacaktır. İhtiyaç içinde olana istediğinden kat kat fazlası verilecek, hiçbir şey sayılıp ölçülmeyecektir.
AyrıcaŞikari, Develi Ovası’nda bu orduların büyük bir yağma yaptıklarından da bahsetmektedir. Bir müddet Karamanoğulları yönetimi altında kalan Develi, 1432 yılında Karamanoğlu Nasireddin Mehmed’in Antalya kuşatması esnasında öldürülmesini fırsat bilen Dulkadıroğulları beyi Hasan Bey tarafından ele geçirilmiştir.
QhZUSt.
Manisa’nın Bilinen ve Bilinmeyen Değerleri Yazı SerimHer Devrin Adamı Değil, Her Devirde Aranan AdamMehmet Güzgülü36 yıllık fiili meslek hayatımın 19 yılı Manisa Lisesi'nde geçti. Bu süre içerisinde cömert ve hayırsever velilerle karşılaştım. Bu velilerimizden her iki çocuğu da öğrencimiz olan, merhum Sabri Kadıoğlu, terzi Adnan Turan ile devamlı müşterisi olduğum Güzgülü kırtasiyenin sahibi rahmetli Mustafa Güzgülü hem esnaflıkları hem de hayırseverlikleri ile yakinen tanıdığım esnaf büyüklerimizdi. Her üçünün hatırasını, yardım ettiği öğrencilerim adına yâd etmenin bir vefa borcu olduğunu Pasajındaki dürüstlüğü ve yardım severliği ile tanıdığım terzi Adnan Turan, Perşembe pazarında zücaciye sergisi açan Kadıoğlu’nun esnaflık yönlerini çoğu Manisalı bilir. Müşteriye veresiye olarak sattığı malları katiyetle yazıya dökmezdi. Bu kalenderliği yanında oldukça cömert bir insandı. Vaktinin elverdiği zamanlarda çocuklarının durumlarını öğrenmek bahanesi ile okula gelir, yoksul öğrencilerin kitap, kırtasiye, giysi ve harçlık gibi ihtiyaçlarını karşılardı. Bunun yanında yardım ettiği hiçbir öğrenci ile karşılaşmaz, öğrenci de onu bilmezdi. Yaptığı yardımlarda gizliliğe özen gösteren bir hayırseverdi. Özellikle takdir ettiğim ve değer verdiğim merhum Sabri Kadıoğlu’nun ölümünden sonra yine kendisi gibi sevip saydığım Güzgülü kırtasiyenin sahibi rahmetli Mustafa Güzgülü’ nün yanında yetişmiş bir esnaf olduğunu öğrenince, her iki merhum büyüğümüze olan hayranlığım daha da arttı. Ön teker nereye giderse arka teker de onu takip eder misali çırak da ustasının yolunu takip ediyor ve esnaflığını da eğitim aldığı ustası gibi müşterisi olduğum rahmetli Mustafa Güzgülü de borçla yaptığım alışverişleri katiyetle yazmazdı. Bazen de dar gelirli aile çocuklarını kırtasiye yardımı için gönderdiğimde hiçbir öğrencimi geri çevirmeyen cömert ve kavi bir Mümindi. İyi haslet ve özelikleriyle isimlerini andığım bu kardeşlerime Rabbim mağfiretiyle muamele eylesin Mekânları cennet olsun. Âmin…Yazımın başlığına dönmeden önce bir itirafta bulunayım. Ülkemizde birçok ehl-i hünerin kıymeti, emr-i hak vaki olduktan sonra anlaşılıyor. Oysa sağlıklarında kıymetleri bilinse, takdir edilseler, onların daha üretken, daha çok hizmet etmeleri teşvik edilmiş olurdu ve başarılarından daha çok istifade etme imkanı olacağı gibi başka kabiliyetlere de rehber olurlar ve toplum hayatında iyilik yarışı başlardı., Bu nedenle Manisa’ya hizmet edip ebediyete intikal edenlerden Merkez Efendi, Altın beyinli Gelenbevi İsmail efendi ile Müftü Alim Efendiden günümüze kadar yazılarıyla, eserleriyle, projeleriyle hayatta iken Manisa’ya katkıda bulunan değerleri, topluma yüksek katkı sunan insanları, gelecek kuşaklara örnek olur düşüncesiyle kayıt oluşturmak istedim. İnşallah faydalı yazımın başlığına her devrin adamı değil, her devirde aranan adam olan Mehmet Güzgülü Bey de kendisi gibi dürüst ve hayırsever Sabri Kadıoğlu gibi mümtaz şahsiyetlerin yetişmesine vesile olan rahmetli Mustafa Güzgülü ağabeyimizin oğludur. Atalarımız, anlatmaya çalıştığım meramımı; “Aslıhu, neslihu”yani aslı neyse nesli de öyle olur diye iki kelime ile özetlemiş. Mehmet Bey gerçek anlamıyla babasının güzel hasletlerini üstünde eksiksiz barındıran bir kardeşimiz. Kendisini iyi bir öğretmen ve eğitimci olarak tanıdım. Tüm eğitim camiasını da aşan tanınırlığı Milli Eğitim Müdür Yardımcısı ve Halk Eğitimi Başkanı Sayın Mustafa Pala’nın, O’nu, Öğretmenevi Müdürlüğüne atanmasını sağlamasıyla başladı. Manisa Öğretmenevini çok kısa sürede Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Pala ile eğitim camiasının en sevilen ve en çok hizmet aldığı kurumu yaptılar ve aynı zamanda ilçelerde öğretmenevi açılışını teşvik ettiler, açılan öğretmenevlerine maddi destek sağladılar, halihazırda hizmet veren yeni öğretmenevinin yapımını sağladılar… Öğretmenevini Mehmet Bey’in, babasından aldığı esnaflık bilgi ve becerisiyle geliştirdikleri yeni yönetim ve işletmecilik anlayışı ve hizmet çeşitliliği ile Türkiye’nin örnek aldığı kurumu yaptılar. Yazlık çay bahçesi, kapalı ve açık düğün salonları, yemekhane, kütüphane, oyun ve dinlenme salonları ve hali hazırda devam etmekte olan Polis Kantininin daha gelişmişi olan ve giyimden ayakkabıya ve her türlü gıda ürünlerine kadar her çeşit ihtiyaç maddesinin piyasa fiyatlarının çok altında satıldığı iki ayrı marketi, berber ve kuaför salonları ile eğitim camiamızın hizmetine sundular. Günde 12 saatin üstünde hizmet sunan personele market karının yüzde birini ek ücret olarak verdiler. Daha önceleri Öğretmen evinin semtine uğramayan eğitimciler, okul çıkışı öğretmenevine uğramadan evlerine gitmez oldular. Maalesef bu parlak dönem de çok sürmedi, iktidar değişikliği sonucu her zamanki gibi siyasi hastalık tezahür etti. Milli Eğitim Müdürlüğünün üst kademesinde hukuka aykırı değişiklikler oluştu. Öğretmenevinde oluşturulan mali imkânlar yeni yetkilileri cezbetti, talep ve baskılar arttı, neticede Mehmet Güzgülü Bey istifasını verip devlet memuriyetinden ayrıldı. Öğretmenevi hizmetleri de uzunca bir süre eski ihtişamlı günlerinin çok gerisine düştü. Manisa’da öğretmen evlerinin gelişmesinde bu iki değerin hizmetlerini bu satırlar arasında zikretmeyi bir vefa borcu olarak görüyor ve kendilerine teşekkür evinden ayrıldıktan sonra emekli olan Mehmet Güzgülü Bey, çekirdekten esnaf çocuğu olarak önce Manisa Üçel ayakkabıda, daha sonra da İzmir’de ayakkabı ticaretine girdi ve Çin’e kadar ulaştı. Dükkân komşusu sınıf arkadaşım Sedat Şenerman’ın, müşterek arkadaşımız ve dükkân komşusu olan Mehmet Güzgülü’ hakkında aşağıdaki sözleri bana böyle seçkin bir arkadaşa sahip olmanın gururunu yaşattı. Sedat Bey “Mehmet Güzgülü Bey ile bir süre ayakkabı ticareti nedeniyle ortak bir meslek buluşması yaşadım. Bu süre içinde kendisini düzgün, dürüst ve insan odaklı bir kişi olarak tanıdım. Değişik meslek branşlarında esnaf olarak çalışanlar arasında menfaat açısından kendine öncelik tanıyanlar ve buna göre davranalar olduğu gibi, karşılıklı fayda, güvenilirlik, devamlılık ilkelerinden şaşmayan, dengeli ve adaletli davranmayı yaşam biçimi edinenler de vardır. Mehmet Güzgülü Bey ikinci örnekteki ender kişilikteki kardeşlerimizden biriydi. İnsanların birbirleriyle tanışmalarında değişik birçok vesile vardır. Ancak alışverişle başlayan tanışıklığı dostluğa çevirmeyi başaranlar arasında Mehmet Güzgülü Beyin benim yanımda müstesna bir yeri vardır. Bu önemli bir özelliktir.”Mehmet Bey hakkında benim de şahit olduğum bir olay Sedat Şenerman arkadaşımın anlatımıyla birebir örtüşmektedir. Yakın dostum Kani İyitürk ile bulunduğumuz bir toplulukta Manisa’da belediyeler ve belediyelerde çalışan bürokratlar hakkında konuşulurken’ Mehmet Güzgülü beyin ismi geçtiğinde, toplulukta bulunanların tümü “Mehmet Güzgülü ’ye laf yok. Mehmet Güzgülü, yalanı dolanı olmayan Manisa’nın pürüzsüz bir ismidir” dediklerine bizzat şahit dönem birlikte omuz omuza beraberce görev yaptıkları Sayın Mustafa Pala beyefendi kardeşim de Mehmet Güzgülü hakkında şunları anlattı “Sayın Güzgülü, çok yönlü başarılara imza atmış bir arkadaşımdır. İnsanlar vardır siyasette, sporda, sanatta, ticarette, bürokraside vs. gibi hizmet alanlarından birinde başarılı olurlar. Lakin O, eğitimde, bürokraside, siyasette ve ticarette olmak üzere bir ömürde dört değişik dalda başarıyı gerçekleştirmiş nadir şahsiyetlerden biridir. Bunu şans ile izah etmek kolaycılık olur. Bu gerçeği Yunus Emre’nin kader gayrete aşıktır’ deyişi ile nispeten izah edebiliriz ama yetersiz kalır diye düşünüyorum. Gayret olmalı ama onun ötesinde başka şeylere de ihtiyaç var. Her şeyden önce elbette Allah’ın yardımı gerekir ve bu yardım için önce layık olmak lazım. Layık olmak için öncelikle dürüst adam, sözünün eri ve en önemlisi alçak gönüllü, tevazu sahibi, tepeden bakmayan, yumuşak huylu, güler yüzlü, girişimci ve Allah’ın rızka kefil olduğunu bilip rızk endişesini kendisi için fren yapmayan insan olmak ve bu başarıları gerçekleştirecek Allah vergisi zekâ, yetenek vb. nimetlere sahip olmak ve en önemlisi o yeteneklerini tanıyıp geliştirmek, geliştirici süreçlerden geçmek, bunun için sunulan imkanları değerlendirmek gerekir. O bunları üstünde taşımakla kalmayan geliştiren, değerlendiren, girişimci bir şahsiyettir. Bence başarılarının ve hayat başarısının nedenleri konusunda özel inceleme yapılması yeni nesle örnek vaka olarak sunulması gerekir. Sayın Güzgülü; sabırlı ve yumuşak huylu, ısrar ve öfkeden uzak, kolay sinirlenmeyen, masa, kasa, nisa üçlüsünden uzak duran, güven ve huzur veren, emin vasfına haiz bir şahsiyettir. Olmayan bir işte ısrar etmez, kendisine başka bir iş bulur böylece kendisini gereksiz saldırılardan, düşmanlıklardan, ömür törpülerinden ve yıpranmışlıktan korur, düşmanını dost bilmez, kin tutmaz, mangal yürekli insan’ tanımı- çiğlikleri pişiren sükûneti sebebiyle- onun için en uygun tanım olur. Onun bu olumlu özellikleri kazanmasındaki en büyük şansının; Allah sevgisiyle mücehhez esnaf bir babanın oğlu olmasında, Türk- İslam kültürünün’ özü olan Ahilik Kültüründen’ çocuk yaşlarda yeterince yaşayarak nasiplenmesinde olduğu kanaatindeyim. Kendisini tanıdığımda Ahmet Tütüncüoğlu Ortaokulunda öğretmendi, kısa süre sonra Manisa Öğretmenevine Müdür yardımcısı olarak atandı. Öğretmenevinde oluşan sorunlar nedeniyle Vali Rafet Üçelli’nin emriyle Öğretmenevi Yönetim Kurulu Başkanı olarak görevlendirilmem nedeniyle tanışıklığımız ve iş arkadaşlığımız derinleşti kişisel dostluğa dönüştü, uzun süre birlikte çalışma imkânım oldu. Bu birliktelik öyle denk geldi ki, ikimiz sahip olduğumuz farklı özelliklerin birleşen gücüyle eğitim camiamıza en mükemmel hizmetleri sunduk. Kendisini çok çabuk geliştiren zeki ve yetenekli bir arkadaş, kısa sürede Türkiye’nin danıştığı öğretmenevi müdürü olmayı başardı ve başarılarını çok farklı alanlarda hala azimle sürdürüyor. Esasen öğretmenlik, idarecilik, esnaflık, iş adamlığı ve 25 yılı aşkın bir zamandan beri başarıyla sürdürdüğü Manisa Belediyesi Meclis Üyeliği ve nihayet 8 seneyi aşan Manisa Büyük Şehir Belediyesi Başkan Vekilliği görevi ile Millet Vekili veya Belediye Başkanlığını en güzel şekilde yapabilecek kemale çoktan ermiştir. Bu görevlerle ilgili bir beklenti içinde olmadığından eminim, ancak halka ve ülkemize çok faydalı olacağından da eminim. Kendisini canı gönülden tebrik eder, sağlıklı, huzurlu ve başarılı bir ömür dilerim.”Sayın Pala’nın görüşlerine şunları ilave edebilirim Gördüğüm kadarıyla gerek meslek hayatında gerekse rahmetli Adil Aygül zamanından bugüne dek Manisa belediyesinde üstlendiği görevlerinde ve icraatlarında şu ana kadar en ufak bir şaibe uyandırmamıştır. Manisa’da her devrin değil, her devirde aranan bir adam olarak Manisa’ya önümüzdeki yıllarda daha verimli hizmetler ifa edeceğine inanıyorum.”Büyük şehir Başkan vekili olarak ben de Mehmet Güzgülü Bey kardeşime minnettarım. Sayın Bülent Kar zamanında dar gelirli aile çocukları için eğitimci Mustafa Pala kardeşimle projesini hazırladığımız ve kurucu müdürlüğünü yaptığım MABEM dershanesine, Başkan Sayın Cengiz Ergün’ün desteğiyle sahip çıkarak il merkezinde ve ilçelerde şube sayılarını yaygınlaştırdı ve on binlerce öğrencinin eğitim görmesine vesile oldu ve Adil Aygül zamanından beri belediyelerde üstlendiği görevleri başarı ile yönettiği gibi bugün de Büyük Şehir Başkan vekili olarak uhdesinde bulunan Belediye Spor Kulübü ile BESOT’taki görevlerini başarı ile yürütmektedir. Geleceğin Manisa’sında daha üst makamlarda yer alarak Manisa’ya daha kalıcı hizmetler sunacağına inandığım Sayın Mehmet Güzgülü Bey kardeşime başarı dileklerimi sunuyorum.
Olağan dışı erişim tespit ettik... Cihazınızdan ya da bağlı olduğunuz ağdan sitemize olağan dışı otomatik erişim yapılmaya çalışıldığını görüyoruz. Şu anda talebinizi gerçekleştiremiyoruz, kısa bir süre sonra tekrar deneyebilirsiniz. Destek koduC8KNRF3Y-0810 × Talebiniz başarıyla iletilmiş olup incelemeye alınmıştır. Hata Bildir İşleminizi gerçekleştiremedik. Lütfen tekrar deneyiniz. Kişisel verilerin korunması hakkında detayli bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Geçen yaz [Ağustos muydu, neydi?] Kapalı Çarşı’nın Örgücüler Kapısı civarında dikilmiş sigara içiyorum. Turistleri büyüleyen zımbırtılar satılan bir dükkanın önündeyim. Vitrinde acayip masklar, ahşap flamingolar, taklit zırhlar… Ben de hipnotize olmuş vaziyette öyle bakıyorum. İpe dizili boncuklarla perdelenmiş kapıdan bir abla çıktı. Metal çerçeveli gözlüğü; düz, çene altından bağlanmış eşarbı; eprimiş hırkasıyla, Halide Edib’in kuzenini andırıyor. Abla dedimse, teyzemsi bir hanımefendi. Bir elinde sarma sigara, diğer elinde çay. Otomatikman çakmağı çektim, sigarasını yaktım. Bir nefes çekti. Başını hafifçe arkaya çevirdi. İncecik sesiyle “Evladım, beyefendiye bir çay getirin” diye seslendi. “Duyan oldu mu acaba?” diye meraklandım. O saniye lamba cini gibi bir zat, boncukların içinden geçti ve bana çayı uzattı. Yüksek, taştan duvarın, ondan da yüksek çınarın gölgesinde, esrarengiz abla ile çay sigara, şartlar olgunlaşmış, mizansen hazır, tatlı bir sohbetin giriş paragrafındayız. Nitekim dumanı bir konuşma balonu gibi üflerken söze girdi “İstanbul böyle miydi? Hey gidi… Ihlamur ağaçları tozuyarak, tüterek yürür; sonsuz bulvarların sisinde, göğe ağardı. Buharlaşıp buluta dönüşürlerdi yani. Sonra da gökten sıcacık ıhlamur yağardı. Biz niyeyse hep kuşburnu içerdik; Kadıköy rıhtımındaki birbirine düğümlenmiş hasır taburelerde. Tepemizde kitap şeklinde kuşlar uçardı. Kostümlerimizi giyip İstiklal Caddesi’ne adım atar, podyum dilberi havasında, nazlı nazlı yürürdük. Şadırvanlarda ab-ı hayat şırıltısı. Hava karardı mı, ateş böcekleri minarelerin arasında uçuşa titreşe, böyle mahya gibi Bu hayatı biz yaşıyoruz’ minvalinde cümleler yazarlardı. Tüm adınlar 48 kiloydu. Tüm erkekler ezberden şiir okurdu. Esnaf papyon takardı. Camlarda şeker kıvılcımları uçuşurdu. Musluklardan şifalı sular akardı. Alışverişlerde para yerine çeri domates kullanırdık. Her günbatımı külhanbeyleri elde piştov düello yapardı. Şehrin bazı tepeleri kartpostaldı; bazısı çizgi film karesi. Sincaplar ve tavşanlar, vapurlara ücretsiz binerdi. Bulutlar, o gün hangi şairin vefat yıldönümü ise, onun suretine girerdi. En büyük sorunumuz, dudak kıyısında kahve lekesi var mı yok muydu. Sevgililer zebraya binerdi. İhtiyarlar paten kayardı. Şehir komple bir müzenin hediyelik eşya dükkanı gibiydi. Nah bu bizim dükkan gibiydi. Eskiden İstanbul kristaldendi bey kardeşim.” Hakkında en çok şiir yazılan şehir Baktım teyze bir edebiyat klasiğinin ortasından konuşuyor, dedim “Abdülhak Şinasi Hisar Bey, 1940’lardan itibaren, eserlerinde eski İstanbul’u nasıl dupduru bir özlemle yâd eder, değil mi? Boğaziçi’ni, bir masal evreni gibi anlatır. Romanlarında, İstanbul’un mümtaz şahsiyetleri arz-ı endam eder…” Çaydan küçük bir yudum aldı “Ondan evvel, Hüseyin Rahmi Gürpınar gelir, malum. Üstat tam manasıyla bir İstanbul romancısıydı. Şehrin sağını solunu, köşesini bucağını işlek kalemiyle fırdönerdi. Sana bir şey söyleyeyim mi efendi?” “Buyurunuz lütfen.” “Bu dünyada, hakkında en çok şiir yazılan şehir İstanbul’dur. Nedim’den Attilâ İlhan’a binlerce şair, şiirden ikinci bir İstanbul inşa etmiştir.” “İsabet buyurdunuz.” “Şimdi bak bakalım etrafında şiire, mısraya benzer bir şey görebilecek misin? Binalar küfür gibi, kaldırımlar hakaret. Kuşlar bile avaz avaz beddua ediyor bize.” Tabiat Anaya suikast “Sizin zamanınızda şehir daha güzeldi, ha?” “İstanbul’u fethettik lakin ihya edemedik. Ben diyeyim 400, sen de 300 senedir şehir elimizden neler çekti. Hele son asırda artık iyice zıvanadan çıktı iş.” Geçip kenardaki taburelere oturduk. Enikonu bir matem, bir itiraf frekansındaydık. “Sizce İstanbul’un en değerli yönü ne?” diye sordum. “Tabiatı” dedi. “Zira İstanbul herşeyden önce, yani tarihî, mimari zenginliklerinden, hatta medeni dünyadaki konumundan evvel, tabiat harikalarından müteşekkil bir yerdir. Boğazın müstesna güzelliğini, sualtı canlılarının çeşitliliğini, ormanları ve kara hayvanlarını, eh bir de kuşları alt alta yazıp topladınız mı, hem kusursuzluğun hem mükemmelliğin formülünü elde edersiniz.” “Valla tabiat harikalarından pek iz yok” diye geveledim. “Eee, İstanbul’un ağaçlarını kesip, çiçeklerini koparıp, hayvanlarını öldürüp; sularını, havasını kirletip, üstüne beton dökünce… Hele hele mimari bilgisinden ve şehircilik şuurundan uzak… yani cinai bir hamakatle… Yamuk yumuk, intizamsız binalarla namütenahi bir çirkinlik destanı yazınca… Zehirli dumanları kat kat şehre örtünce… Yapılaşmadan başka, nüfus ve ulaşım alanlarında da politika üretmeyince… Asırlar boyu yağmalanan şehir… Tırnakları çekilmiş bir prenses, elektrik verilmiş bir şehzade, işkenceden geçirilmiş bir evliya gibi… kan ter, yara bere, ezik çürük içinde, can çekişmekte işte.” Parazit tasallutu “Kim yaptı bunca kötülüğü?” “Biz, hepimiz. Şu sigaranın izmaritini yere atacağız. İki adım sonra sen İstanbul’a tüküreceksin.” “Ben mi?!” “Yahu lafın gelişi. Orhan Veli diyor ya hani İstanbul’u dinliyorum…’ Şiiri bilirsin.” “Evet?” “İstanbul bizi dinlemiyor mu? 20 milyon insan bağıra çağıra dır dır dır vır vır vır gevezelik ediyor, dedikodu, gıybet, iftira, zırıltıyla Allah’ın günü bu muazzez şehri kirletmiyor mu?” “Aaa? Hiç böyle düşünmemiştim.” “Nasıl düşünmüştün? Burada ahalinin repliklerini şeytan yazıyor sanki. Mübarek ezanı bile çığ düşürür gibi minareden kubbeden gümbür gümbür yuvarlıyorlar. Avludaki güvercinler korkup kaçıyor. Hoparlörden şok dalgası…” “Doğru. Gürültü hitabın, konuşmanın yerini aldı cidden.” “Biz, milyonlarca insan, İstanbul bizim can düşmanımız, kanlımız gibi davranırken, sadistliğimizin üstüne sünger çeker gibi, cellat kibarlığı, ruh hastalarına yakışır bir nostalji mırıltısıyla, tımarhanelik emlak komisyoncusu, hunhar müteahhit riyasıyla, güya İstanbul’un iyiliğini istiyoruz! İstanbul bir insan olsaydı…” “N’olurdu?” “Bizler ona yapışmış parazitler, zararlı bakteriler olurduk.” “İstanbul’u hep beraber istismar ediyoruz, ha?” “Ohooo! Onun her şeyini sömürdük. İstanbul’u hem bir talan alanı, hem bir savaş meydanı gibi gördük.” “Ve?” “Birbirimize haram ettik İstanbul’u.” Kaos turizmi “İyi de her sene milyonlarca turist geliyor? Yani… burası hâlâ güzel olmasa kimse gelmez, haksız mıyım?” “Hıh! Bu şehirde turistler ortalama ne kadar süre kalıyor?” “Ne kadar?” “1 hafta.” “Neden?” “Neden olacak, aslında İstanbul’da her şeyden ziyade kaos turizmi var. 1 hafta, cehennemde eğlenir gibi eğleniyor, sonra geniş caddeli, geniş kaldırımlı, plastik doğramasız, çanak antensiz, zehirsiz, trafiği akan şehirlerine dönüyorlar.” “Yok canım, mübalağa ediyorsunuz. Turistlerin tümü müreffeh ülkelerin düzenli şehirlerinden gelmiyor ki?” “Diktatörlerin, halkı sıkboğaz ettiği memleketlerden kaçıp gelenler de var, haklısın. Onların nazarında İstanbul, günahların cezalandırılmadığı bir eğlence merkezi. Bir tür manevi uyuşturucu satıyoruz. Sorumsuzluğumuz sayesinde, müptelaların favorisiyiz…” “Hanımefendi, mutluluk, geçmişe aittir. Hayat daima bir gerilim, merak, belirsizlik içinde akar. Her an her şey olabilir, ihtimaller çoktur ya… Dolayısıyla şimdi’ mutlu olmak handiyse imkansızdır. Geçmişe bakar, hatıra sahnelerinin güzelliğine dalarız. Eh, o zamanın stresini, mahrumiyetini, şusunu busunu da ayıklarız otomatikman. Öğretmenden dayak yediğimiz okul yılları, komutandan dayak yediğimiz askerlik dönemi, eşimizden dayak yediğimiz ilk evliliğimiz… Kısacası tüm dayakları okşayış gibi anarız.” Nostalji değil hayal “Hımmm… İstanbul nostaljisi aslında sadece bir hayal belki… Haklı olabilirsin. İstikbalini kararttığımız şehrin, bir zamanlar aydınlık olduğu zehabından doğan bir hülya… Dedim ya, asırlardır Taşı toprağı altın’ dedik… Şehri bir meta’ olarak gördük. İstanbul’un da bir canı var’ demedik. İstanbul’un köşesine bucağına dair harika şiirler yazanlar, mehtabı ayrı, baharı ayrı methederken, kim bilir, belki her şeyden ziyade bir temenniyi dile getiriyordu.” “Sözlerinizde haklılık payı büyük. Gene de ben Bâb-ı Âlî yokuşundan inerken, vapurdayken, ne bileyim Topkapı Sarayı’nın bahçesinde, Moda sahilinde gezerken hoşnutluk duyuyorum.” “Aferin. Gözünün önündeki felaket tablosunu görmezden gelmeyi öğrenmişsin. Asansörle, metroyla, vapurla… bir yere kadar gidebilirsin. İstanbul’u, o güzel şehri gezip görebilmek için artık zaman makinesine ihtiyaç var. Nedim’in Gidelim’ dediği Sa’d-âbâd’a gidebilmek için… Yahya Kemal’in bahsettiği, Süleymaniye’deki bayram sabahına yetişebilmek için.” “Sizde zaman makinesi var mı?” “Maalesef hayır.” “O halde yapacak bir şey yok?” “Var.” “Nedir?” “Sen bana bir dal sigara ver. Ben de sana bir kahve ısmarlayayım.” “Sonra?” “Konuyu değiştirelim.” “Zira?” “Zaten İstanbul’dayız. Hazırladığımız felaket listesinde bizzat kayıtlıyız.”
Newton’dan Kepler’e, Maxwell’den Darwin’e, Batlamyus’dan Einstein’e kadar bilim devriminin neredeyse tüm büyük isimleri, “Tanrı’nın evrendeki işleyiş kaidelerini” yani İslam terminolojisindeki ifadesiyle “Sünnetullah”ı araştırmak için yola koyulmuş zihinlerdir. Bunları bize okullarda anlatmazlar ama… 19. YÜZYILDAN, içinde bulunduğumuz 21. yüzyıla uzanan, manevî değerlerin bir zihin sporundan öte anlam ifade etmediği, inançların “boş inanç” ile aynı anlamda sınıflandırıldığı bir acayip hayat görüşü, özellikle akademik ve yazın çevrelerinde hâlâ kendine ciddi oranda yer bulabiliyor. Bu akım sekülarizm, yani dünyevilik akımıdır. Bir “düşünce yöntemi”dir aslında. Sırtını birkaç yüzyıllık pozitivizm denen “kanıta dayalı dünya görüşü”ne dayadığını ileri sürer ve akılla, bilimle, mantıkla açıklanamayan şeylere önem vermemekle, boş şeylere inanmamakla övünür. Ülkemizde özellikle Cumhuriyet dönemi seçkinlerinin neredeyse resmî görüşü de bu ve bunun türevlerinden dünyasında da hükümferma olan bu temel hayat görüşü, bilim ve teknolojinin ürettiği bilgi ve gücü de arkasına alarak sanki tek gerçek insan faaliyetiymiş gibi bilimsel gözlemi hevesle kutsar ve inanca dayalı her şeyi gündemin dışına koymakta pek acelecidir. Ancak bizler, yani gerek Batılı, gerek Doğulu olan bu gezegen insanlarının herhangi bir aşkın inanca sahip büyük bir çoğunluğu, temel mantık ve düşünce argümanları üzerinde fazla kafa yormaya vaktimiz olmadığından yahut nasıl yapacağımız bize öğretilmediğinden olsa gerek, bu “taş gibi sağlam” görünen dünya görüşünün aslında ne kadar çürük ve temelsiz olduğunu fark edemez. Ve çoğumuz, bir meydan okumayla karşı karşıya kalınca ya kendimizi ezik hissederek kabuğumuza çekilir yahut sekülarizm zarfı içinde insanlığa sunulan her şeyi bilimi, teknolojiyi, doğa felsefesini vs. kökten reddedip görmezden gelme reflekslerine sığınırız. Hâlbuki mesele aslında sanıldığından da “inanç” faktörüne dayanmadığını, akılla, bilimle gösterilebilen dışında hiçbir şeyi kabul etmediğini söyler. İlk duyuşta bu, sağlam ve cesur bir ifade gibi görünür, ama altında feci bazı gedikler vardır. Öncelikle “bilimsel araştırma” dediğimiz şeyin varlığı, evrendeki fiziksel etkileşimlerin akla uygun, yani rasyonel kurallara bağlı olduğu ön kabulüne dayanır. Yani evren, dünya, canlılık ve bilimin incelediği her ne varsa, akılla anlaşılabilecek, değişmez kurallarla bağlı, aklî ve mantıkî bir varoluş biçimidir. Aksi takdirde, yani bugün materyalist pozitivizmin iddia ettiği gibi “rastgele maddesel etkileşimler ve şanslı kazalar” neticesinde burada duruyorsak, evrende anlaşılabilir ve tutarlı bir mantık ve kurallar dizgesinin varlığı da anlamını yitirir. Zira düşünme ve bilinç dediğimiz unsurları amaçsız ve kaza eseri maddî etkileşimlerle açıkladığımızı sandığımızda, aslında kendi kendimizi inkâr noktasına geldiğimizi fark edemiyoruz. Bizdeki bu bilinç, akıl yürütme ve düşünme yetisi, rastgele maddî etkileşimlerle açıklanamayacak bir şeydir. Bunu sadece ben söylemiyorum, bilimde ve felsefede, adına “zor sorun” the hard problem denen şey bizzat budur! Meselenin üzerine “Laf olsun, torba dolsun” diye değil de belli bir ciddiyetle eğilebilen herkes, bu temel ve cevapsız sorunla bir şekilde karşı karşıya gelir ve cevapsızlığın ne kadar büyük cevaplara gebe olduğunu zamanla fark etmeye kaynağı inançtırBilim dediğimiz şey nereden gelir? Tabiî ki evrende her şeyin anlaşılabilir kurallara göre yaratılmış olduğu ön kabulünden yola çıkan, evrenin akıl sahibi bir Yaratıcı tarafından yaratılmış olduğuna inanan insanların şekillendirdiği bir faaliyettir bilim. Newton’dan Kepler’e, Maxwell’den Darwin’e, Batlamyus’dan Einstein’e kadar bilim devriminin neredeyse tüm büyük isimleri, “Tanrı’nın evrendeki işleyiş kaidelerini”, yani İslam terminolojisindeki ifadesiyle “Sünnetullah”ı araştırmak için yola koyulmuş zihinlerdir. Bunları bize okullarda anlatmazlar ama Batı biliminin mimarı bu büyük bilim adamlarının hepsinin bilim alanları dışında yazdıkları kitaplar ve makaleler, inanç ve evrendeki düzen üzerine düşüncelerini anlatma amacına matuftur. Tabiî onların öncülleri olan Beytü’l-Hikme geleneğinin Müslüman âlimleri de aynı kampa mensuptu. Yani trajikomik bir şekilde, günümüzün seküler anlayışının en önemli dayanağı olan bilim, bizzat inanca dayanan bir dünya görüşüne sahip olanlar, aşkın bir inanca sahip olan insanları “bilmeden inanmakla” itham etmeyi severler içten içe. İnananlar da buna verecek cevap bulamazlar pek. Aslında mesele, tamamen bir mantıksızlık oyunundan ibarettir. Seküler dünya görüşünün doğal inancı olan ateizm, yani bir yaratıcının var olmadığı inancı, bizzat temelsiz, körü körüne ve sağduyuya aykırı bir inançtır. Evinizin bahçesindeki bütün taşların bir sabah toprağın üzerinde adınızı ve soyadınızı yazacak şekilde dizilmiş olduğunu görseniz, hemen bunu “kimin yaptığını” merak edersiniz. Zira sadece taşların diziminin belli bir sıraya göre olması değil, sıralama şeklinden ortaya çıkan harflerin “anlam” içermesi, bunu zeki bir varlığın yapmasını gerektirir. En kolay bilebileceğimiz şeylerden biridir “tasarım”. Böyle bir düzenlenmenin “kendi kendine-kaza eseri-tesadüfen” olduğunu iddia etmek, ancak aptallık yahut kötü niyetle mümkündür. Fakat mesela genlerimizi oluşturan DNA’da bulunan dört harfli yaşam kodu ile yazılmış genlerimiz 20 kadar aminoasidi uygun sıralarla birleştirebilmek ve proteinlerimizi üretebilmek için her bir harfi yerli yerinde olması gereken milyarlarca harfe ve milyonlarca “cümle”ye sahiptir. Böyle anlamlı ve iş gören bir kütüphanenin “kendi kendine” ve kaza eseri ortaya çıktığını düşünme eğiliminin bu devirde “aydınlık” sanılması, aldatmacaların en kallavilerindendir. Aynı şey fiziğin, kimyanın, jeolojinin ve aklınıza gelen tüm bilimlerin konularında, her satırda karşınıza çıkan o incelikli kural ve kanunların özü için de geçerlidir. Kısacası inanmak, inanmamaya göre çok daha akılcı, rasyonel, mantıkî ve vicdanîdir. Sağduyu, “Bir Yaratıcı var” der; bunun aksine ikna olmanız için, modern seküler eğitim tarafından iyice eğitilmiş olmanız modern militan ateizminin önde gelen temsilcilerinin kitapları bu aralar adeta yok satıyor. Dawkins, Dannett gibi düşünür ve bilim adamları, dine ve inanca savaş açmış durumdalar. Dinî geleneklerin insanı kısıtlayıcı cenderesine savaş açmak, namuslu her insanın elbette görevidir hatta Kur’an-ı Kerim tarafından bu görev bizzat inananlara verilmiştir aslında. Fakat “inanca” savaş açmak, insanı ve kâinatın temel kurallarını bilmemekten, pozitivist bakış açısıyla gözlerinden körleşmesinden kaynaklanır. Ünlü bir atesit ve maymun davranışları uzmanı olan Frans de Waal, “Bonobo ve Ateist” başlıklı önemli kitabının girişinde Dawkins gibi “inanca savaş açmış” ateistleri bir ateist olarak asla anlayamayacağını söyler. Zira de Waal’ın da gayet iyi bildiği gibi inanç, insan aklının zorunlu olarak vardığı bir sonuçtur ve insan toplumlarından bunu kaldırdığınızda yerine koyabileceğiniz hiçbir şey, evet hiçbir şey yoktur! İnancın yanlış uygulamalarını, kısıtlılıklarını tartışabilir, geliştirmeye ve değiştirmeye çalışabilirsiniz, ama onu toplumlar bazında ortadan kaldırmaya hiçbir insanın gücü yetmeyecektir. Zira “Onu ortadan kaldırayım” derken, yerine gayet insan yapısı ve ideolojiyle süslenmiş yeni dinler ikame etmek zorunda kalırsınız. Günümüzün sekülarizmi de işte böyle dinlerden biridir!Tanrı kavramını “gereksiz bir varsayım” olarak gören ve “Açıklama özelliği yok!” diyen ateizm savunucuları, “açıklama düzeyleri” kavramını temellere inşa edilmiş kalelerDawkins’in “Tanrı Yanılgısı” adlı kitabı, kendini tamamen din ve Tanrı inancıyla savaşma amacına adamış bir yazarın eseri. Kitaptaki temel sav aslında basit. “Evrenin varlığını açıklamak için evrenden daha karmaşık bir şey olan Tanrı’yı öne sürmek bir totolojidir ve bu, aslında bir açıklama değildir” diyor Dawkins. Yani “Evrenin karmaşıklığının çok ötesinde karmaşık olması gereken Tanrı, gereksiz bir eklemedir ve bu sanrıdan kurtulmamız gerekir” diyor. Zira neden bilinmez, “Açıklamanın açıklanmaya çalışılan şeyden daha basit olması gerekir” diye bir inanç var. Fizik kuralları, sanki bir açıklayıcılıkları varmış gibi buna örnek gösteriliyor. Yine bir bilim adamı ve aynı zamanda Hıristiyan inancının savunucusu olan John Lennox ise, bir tartışmalarında Dawkins’in bu argümanını şu basit cümleyle yerle bir ediyor “Tanrı Yanılgısı adlı kitap, kitaptan çok daha karmaşık olan Dawkins adlı bir yazar tarafından yazılmıştır.” Youtube’den aratarak izleyebilirsiniz! Tanrı kavramını “gereksiz bir varsayım” olarak gören ve “Açıklama özelliği yok!” diyen ateizm savunucuları, “açıklama düzeyleri” kavramını kaçırıyorlar. Yine Lennox’un ifadesiyle, Ford marka otomobil motorunun varlığını açıklamanın iki farklı düzeyi vardır Birincisi, dört zamanlı motorun çalışma prensibi ve diğer fizik-mühendislik mekanizmaları cinsinden yapılan “mekanizma” açıklaması; ikincisi ise “Henry Ford tarafından üretilmiştir” denilerek yapılan “fail-agent” açıklamasıdır. İkisi de farklı düzeylerde gerekli ve aslında birbirini tamamlayıcı açıklama alanlarıdır. Bu pencereden bakınca, inanç ve bilgi yahut din ile bilimin, başka bir deyişle Tanrı ile insanın bilgi dünyasının çatıştırılmaya çalışılması anlamsızdır. Zira ikisi de inançlara dayanır, ikisi de farklı alanları açıklar ve ancak bu açıklamaların birlikte değerlendirilebilmesiyle “anlam” dediğimiz ve bazen hayatımız pahasına cevaplanmasını arzu ettiğimiz o büyük soru bir nebze de olsa cevap masum ve mantıklı görünen bir başka sorununu, “Tanrı evreni yarattı ise, hemen ardından gelecek soru Tanrı’yı ne yarattı?’ sorusu olmalıdır” şeklinde özetleyebiliriz. İlkokul seviyesinden itibaren çocukların da sıklıkla aklına gelen bu soru, biraz mantık biliyorsanız “soru” değil, saçmalıktır! Zira bir şeyi “Ne yarattı?” diye sorduğunuzda, sorunun içinde o nesnenin “yaratılmış bir şey olduğu” iması vardır. Yani “Tanrı’yı kim yarattı?” sorusu, Tanrı’nın yaratılmış bir şey olduğu kabulüne dayanır ve hiçbir din, “yaratılmış bir Tanrı”ya dayanmaz. Soru, bu haliyle tam bir mantık faciasıdır ama akıl aydınlanmasını savunan Dawkins gibi modern bir zihin bile bu çocukça tuzağa kolaylıkla düşebilmekte. Aptal olduğundan mı? Hayır! Esas neden, inancın tüm mantık kuralları açısından ilk ve tek gereklilik olmasından dolayı, ondan kaçınmanın ne kadar zor ve anlamsız olduğu gerçeğinden dolayıdır bu. Göze indirilmiş akıl, aklı da, gözü de kör kendimize batırmanın zamanı!Madem argümanlar böyle çürük ve temelsiz, neden ateistler ve seküler dünya görüşünü savunan insanlar hâlâ var? Onların kafaları benim kadar çalışmıyor mu? Yahut inanmadıkları şeyleri savunacak kadar sahtekârlar mı? Hayır, hiçbiri değil! Esas neden, bu dünyada çoğunluğu teşkil eden “inanan” insanların inandıkları dindarlarının en önemli sorunlarından biri, hangi dinden olurlarsa olsunlar, seküler inancın çok önemli bir rüknünü sessiz sedasız paylaşmalarıdır Bir oluş, bir varlık, bir olay eğer bilimle açıklanabiliyorsa, orada Tanrı kavramına ihtiyaç kalmaz. İşte seküler sistem ve pozitivist bilim, adım adım ilerleyen bilimsel keşifleri böyle bir mantıkla kullanarak Tanrı inancını “henüz bilim tarafından açıklanamayan şeylerin irrasyonel akıldışı açıklama çabası” olarak hükümsüzleştirmeye pek heveslidir. Bu kavramın bir adı da vardır Boşlukların Tanrısı God of the Gaps… İnanan insanların büyük çoğunluğu, aynen pozitivist zihinlerin onlardan beklediği gibi, bilimin gelişmelerine ve ortaya koyduğu bilgilerle hiç ilgilenmeyip, bilinmeyenlerde, bilimin ve aklın sınırının ötesindekilerle meşgul olarak hayat geçirmeyi severler. Hatırlayın, en fazla ilme ve “bilmeye” vurgu yapan kutsal metin olan Kur’an-ı Kerim’e ve İslam’a bağlı olduğunu söyleyen nice insan, karpuz çekirdeklerinde yahut bal peteklerinde Arapça “Allah” lafzı görmeyi, ayda “Şakk-ı Kamer” mucizesinden kalan bir yarık bulmayı, dünyadaki hiçbir meseleyle ilgilenmedikleri kadar kabir azabı ve ölüm sonrasıyla meşgul olmayı inançlarının şiarı sanmadılar mı? Daha geçenlerde televizyonlarımızın ünlü bir vaizi, tamamen uydurma ve komiklik amacıyla yapılan “Ayda bir yarık bulundu” haberini gerçek bir haber ve “mucizeymiş” gibi saatlerce ballandıra ballandıra anlatmadı mı ekranlarda? Ahirette kurtulmayı, bu dünyada faydalı işler yapmaya, araştırmaya, bilmeye değil de anlamını dahi bilmedikleri zikir formüllerine, geleneksel ritüelleri sorgusuz sualsiz tekrarlamaya, çoğu zaman adeta cahilliği kutsamaya başlamadılar mı?İslam inancının temelleri bu kâinatta, geçmişte, bugün ve gelecekte, hiçbir zerrenin Allah’ın ilminden bağımsız hareket edemeyeceği gerçeğine dayanır. Tüm yaratılmışlar, hâlihazırda yaratılanlar ve yaratılacak olanlar, ancak O’nun yaratmasıyla mümkündür. O aynı zamanda, bizzat kendi kitabında, “sünnetinde değişiklik bulamayacağımız” garantisini de bize verendir. Yani evrendeki İlahî fiziksel kanunların değişmeyeceğinden hareketle onları anlama görevi bize verilmiştir. Bilim ne bulursa, o Sünnetullah’tır. Belki bazen yanlış anlar, ama düzeltmek de ancak bilgi ve araştırmayla mümkündür. “Bilmek” için Kur’an’ın bizi yönlendirdiği tek yer “yaratılmış ayetler”, yani şu muhteşem kâinattır. Ve O’ndan hakkıyla korkanlar, O’na hakkıyla saygı duyanlar, ancak “bilenler”dir! Bu son okuduğunuz ifadelerin tamamı, Kur’an-ı Kerim’de değişik biçimlerde bolca basittir Kur’an-ı Kerim, anlamına uygun yaşayan Müslümanlarla buluştuğu an, Dawkins ve benzerlerinin söyleyebilecekleri hiçbir geçerli argüman kalmayacaktır. Onları düşman yahut alt edilmesi gereken rakipler olarak görenlerden değilim. Tam aksine, günümüzün bilimsel ateistleri, inancımızda neyin eksik olduğunu bize en güzel anlatan örneklerdir. Onlar Kur’an’ı ve gerçek İslam’ı bilmedikleri için, “kiliseleşmiş” tüm inançlarla birlikte Tanrı kavramına da savaş açmak zorunda kalan insanlardır bana göre. Zira bu dünyada öyle sinir bozucu dünya görüşleri vardır ki, namuslu bir insanın bunları elinin tersiyle reddetmemesi, varlığına ve yaratılış amacına zıttır. Bu inançlardan bazılarına muhakkak sizler de şahit olmuşsunuzdur; hafızanızı dürüstçe yoklarsanız, bu tip inançların çok da uzağımızda olmadığını görebilirsiniz.“Yeni bir medeniyet” kurmak isteyen, bunun hayalini kuran herkes, özellikle bir sonraki nesli yetiştirme sorumluluğunu üzerinde hissedenler, bu temel sorunlar üzerinde ciddi olarak düşünmelidirler!
bu devirde para büyük ihtiyaç